Bir Gün;
Herhangi bir gün olarak başlar, önce evren uyanır seni karşılamak için yeni güne, farkına bile varmazsın sen… Doğa her zaman olduğu gibi güneşle buluşur sen uyurken ve bu aşkın meyvesi sana can olur, nefes olur…

Her zamanki zorlukla açarsın dünyaya gözlerini, yatağından çıkabilmek adına motive etmeye çalışırsın kendini, bir beş dakikan daha kalmadığında söylenerek kalkarsın… Gitmek zorunda olduğun için gidersin işe/okula… Her geçen gün monotonluk virüsü ele geçirmeye başlar zihnini. Aynı yoldan gidersin, aynı insanlarla karşılaşırsın, işler aynı, dersler aynı… Aldığın nefes ciğerlerini doldurmaz artık…

Tüm olağanlığı ile geçerken gün, olağanüstü bir şey yaşarsın, inanmak istemezsin… İç sesine engel olamazsın, hayır der sana aklın; farklı bir şey yok, heyecanlanma boşuna, hepsi aynı değil mi zaten, bırakma kendini, sen böyle daha mutlusun, almadın mı dersini sen hala?.. Kalbin ise ritmini değiştirerek karşılık verir aklına… Karşı koyamadığın bir hesaplaşma başlar kendinle… Oysa ne güzel bakmıştı gözlerine, gülüşü o kadar masumdu ki kötü biri olamazdı…
Yalnızlığın mıydı seni ona iten yoksa simasındaki masumiyet mi kalbinin kapısını zorlayan?

Aşk monotonluk virüsünün panzehiri olsa gerek, fark etmeye başladın hayatı, akşam yemeğinin tadı bir başka güzel, renkler daha canlı, yorgunluktan eser yok şimdi…
Farkındalık kaplar tüm benliğini, hayat bir anne gibi karşılıksız beslemeye başlar zihnini, bir yazı ilişir gözüne gezinirken internette;

‘’İnsaf et, aşk güzel bir iştir! Onun bozulması, güzelliğini kaybetmesi, insan tabiatının kötü niyetli oluşundandır. Sen, kendi şehvetine ve arzularına aşk adını takmışsın; Halbuki şehvetten kurtulup aşka ulaşabilmek için yol çok uzundur.’’
Mevlana Celaleddin-i Rumi

Hem aklına, hem kalbine cevap verir bu yazı… Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm, kendine bile belli etmek istemezsin mutluluğunu nazar değmesin diye… Hayallerle girersin yatağına, kuş tüyünden yapılmış sanki mübarek sanki ruhunu okşar yatak… Göz kapaklarını heyecanla kapatırsın ve bir silüet belirir karşında, zihninle netleştirmeye başlarsın ve o gözler aynı masumiyetiyle bakıyor sana… Huzur içinde sağa sola bile dönmeden dalarsın uyukuya…

Güneşin doğuşuyla açılır göz kapakların, bir kerede, anlamlandıramadığın ama huzur veren bir enerji ile sıçrarsın yatağından… Tüm unsurları ile sana hizmet eden dünyanın farkına varırsın, kuş sesleri melodisi olur sabahının, doğal melodi eşliğinde geçersin aynanın karşısına, kendinle yüzleşirsin… Neşe ile günaydın dersin önce kendine sonra karşına çıkan her şeye… İçindeki sevginin farkındalığıdır senin dünyanı değiştiren. Karmaşanın ortasında unuttuğun benliğini bulursun karşında…
Dışarıdan vücuda enjekte edilen bir şey değil ki, ilgilenmediğin zaman sana küsen çocuk gibidir mutluluk…

Kimi zaman bir çift göz, kimi zaman bir hediye, bir başarı, aile, bazen yeni aldığın ayakkabı yada sevdiğinden işittiğin güzel bir söz ile uyarılan ve tekrar hatırladığımız zaman hayatımızın merkezine yerleşen içimizdeki çocuktur mutluluk…

Senden başka kimse alamaz mutluluğu elinden ve bunu fark ettiğin gün sevgiyle dolmaya başlar ruhun…

Monotonluk virüsünü sevgi panzehiri ile hayatınızdan çıkarmanız dileklerimle…